Acaibül Mahlukat 2 Rükneddin Ahmed (Dr. Bekir Sarıkaya)

Acâibü'l-mahlûkat kitabının rükünleri

Birinci Rükün gökyüzündeki varlıklardan bahseder(14b-38a). Mahlûkât, ruha sahip varlıklar ve cisme sahip varlıklar olmak üzere ikiye ayrılır. Dünyanın yaratılışı ile ilgili bilgiler vardır. Allahu Taâla bir ak inci yarattı, bu inci iki parça oldu. Bir parçası su, diğer parçası ise katılaşıp arş oldu. Bu arşı Allah; adam, arslan, kerkes ve öküz suretinde dört meleğe yükledi, bunlara kibir geldi. Bunun üzerine arşı sırtlarından alıp havada asılı koydu. Arşın ayakları arasında ise denizin üstündeki çanağa benzeyen kürsüyü yarattı. Sonra levhi ve kalemi yarattı. Kalem lavhülmahfuzda levhaya Allah’ın emriyle kullara ait her şeyi yazdı. Hz. Allah levhi alıp İsrafil’e verdi. İsrafil, bütün işlerini buraya bakarak yapar. Elinde sûru vardır. Sûru üflediğinde herkes, her şey tekrar toplanacaktır. Cebrail; Sidretül-müntehâ’da bulunur, bulunduğu her yere hayat ve dirlik verir. Yusuf peygamberi kuyunun yarısında tutan ve Lut kavmini gökyüzüne çıkarıp baş aşağı döndüren odur. Rızıkları dağıtan Mikâil'i Yahudiler çok sever, fakat Cabrâil’e ise düşmandırlar. Son olarak canları alan Azrail’den bahseder. Süleyman peygamber yanında duran kişiyi, kendisinin isteği üzere Hindistan’a iletmesi için rüzgâra emreder, Azrâil de onun canını orada alır. Bu olayı anlattıktan sonra, Azrâil'in elinden hiç kimsenin kurtulamayacağını ifade eder. Dört büyük melekten başka Revhânî adlı melekler vardır. Şeytanı gökten atan melekler, azap melekleri, rahmet melekleri vardır. Her melek farklı görevdedir. Yarısı kardan yarısı ateşten melekler, yarısı kızıl yarısı beyaz gül olan melekler vardır. Bunlarla ilgili hadisler vardır (19B).

Meleklerin bulunduğu yerler kuzey ve güney kutuplarıdır. Bu kutuplara bakılarak yapılan dualar kabul edilir, hastalar iyileşir. Hz. Peygamberin ‘Gökyüzü, Kâbe, akarsu ve yeşilliğin’ şifa olduğunu ve bunlara bakmanın ibadet olduğunu ifade eden hadisini burada mukayese yoluyla zikreder. Bazı hayvanlar gökyüzüne bakarak şifa ararlar. Kutuplardaki revhânîler çeşitli şekillerdedir. Adam, aslan, balık, kanatlı kuş, vücudu file benzeyip kanatlı olan adam sureti vb. Mahlûkatın özellikleri bu revhânîlere verilmiştir. Semada görülen bu şekiller, yerdeki şekil sahibi varlıkların benzerleridir. Gökyüzü ile yeryüzü arasındaki bağlantının sebebini bilenlerin bunları anlatması yasaktır. Mesela bu şekillerin yapılarak belli yerlere konulması halinde, hayvanların oradan uzak durmaları boşuna değildir (22A). Kutuplardaki şekiller; insan, hayvan, öküz, arslan vb. bazısı gemi, terazi vb. suretlerde yaratılmıştır. Şimal kutbunda yirmi bir suret vardır. Felek sureti on sekiz yıldızdır. Şimal ve cenup kutbunda kırk sekiz suret vardır. Bu suretler yıldızların bir araya gelmeleriyle oluşur. Bunların yanında bir de kara delikten söz eder. Güney kutbunda ise sefine vardır. Kırk yıldızdan oluşur. Ulu yıldızı Süheyl’dir.

Gökler suyun buharından, yerler suyun köpüğünden, dağlar suyun dalgasından yaratılmıştır. Dünya göğü sudan, ikinci gök mermerden, üçüncü gök demirden, dördüncü gök bakır, beşinci gök gümüş, altıncı gök altın, yedinci gök ise yakuttan yaratılmıştır. Gök o kadar hızlı döner ki gören duruyor zanneder (24B).

Hükema semanın sudan, rüzgârdan, topraktan ve ateşten yaratılıp yaratılmadığı hakkında tam bilgi sahibi değildir. Şüpheleri vardır. Fakat dokuz kat gök olduğunu söylerler. Birincisi ay, ikincisi utarit, üçüncüsü zühre, dördüncüsü güneş, beşincisi merih, altıncısı müşteri, yedincisi zuhal, sekizincisi burçlar “ufak sabit ve seyyar olan yıldızlar” ve dokuzuncusu felek-i atlas denilen bütün sistemi içine alan felektir. Felek-i azam hepsini alır, birlikte dönüp dururlar (25a). Dehrîler karıncalarla mukayese edilir. Fili ziyarete giden karıncalar fili; direğe, dağa, ejderheye ve kilime benzetirler. Dehrîler de feleklere dar açıdan bakıp hataya düşerler. Yine karınca geniş alanda bulunan padişah sarayının bir kemerini görür veya bir delikten bakar da sadece o noktayı bilir. İçindeki sarayı, sarayın mahallelerini ve köşklerini bilmez. Yazar bu sistemin dışında başka sistemlerin olduğunu söyler. Feleğin hayvan veya yarı hayvan özellikleri olduğunu ileri sürenlerin görüşünü kabul etmez. Hele insan özelliği verenleri tehlike olarak görür.

Dünya altı günde ve hamel burcunda yaratılmış, dünyaya yedi günlük ömür biçilmiştir. Altı günü peygamberimize kadar olan zamandır. Yedinci gün ise peygamberimizden sonraki bölümdür. Bundan sonra dünya hayatı bitecektir. Ebedi hayat gelecektir.

Eflak, on iki bahştır. Her bahşına burç derler. Her burç otuz bölüm “derece” her derece de bin altmış altı yercedir (27b). Güneşin doğması ve batmasıyla ilgili olarak kahramanları hayvanlar, dağlar ve ağaçlar olan garip yedi hikâye ve ucûbe anlattıktan sonra, güneşin yapısına geçer. Biz güneşin arkasını görmekteyiz. Ateş dolu olduğu söylense de şüphelidir. Bu sadece zandır. İdris peygamber güneşe gitmeyi düşündü. Allah’tan istedi, onu melek aldı götürdü. Fakat onun ölümü orada olacağından eceli tattı ve gerçek ilminücûm da onunla birlikte gitti.

Ayın faydaları. Âlemde en acâyip varlık ay ve güneştir. Ama kimse farkına varmaz. Ay batıya doğru hareket eder, felek ise doğuya doğru hareket eder. Dolunay olduğunda bitkiler, ağaçlar ve insanlar sağlıklı olurlar, bitkiler dolu dolu nimetler verirken eksik ayda ise iyi meyveler olmaz, bitkiler erken çürürler. Düşte ay, padişahtır. Hz. Âişe rüya görür. Eteğine üç ay düşer. Hz. Peygamber vefat edince biri budur der. Diğerleri ise; Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’dir. Muhammed b. Sirin de “Ay süreyya’ya çıkmış” denilince kendisinin öleceğini anlamış ve yedi gün sonra vefat etmiştir. Peygamberimiz bebekken beşiğini Kâbe’ye getirirler, o sıra ağlar, ay da beşiği üzerinde dönüp durur ve peygamberimiz susar. Bunu peygamberimize sorduklarında Hz. Peygamber “Evet, onun iki parça olmasını istedim, o da oldu” diyince kâfirler bunu ispatlamasını isterler. Hz. Peygamber parmağıyla işaret eder, ay ikiye ayrılır. Çin’de ve Hindistan’da bu olayın tarihini düşerler. Bu peygamberimizin mucizelerinden biri olur.    Kara bir dağda ay bir senede bir saat görülür, kaybolur, kimse sebebini bilmez. İbnül Mukanna sebebinin dağın dibindeki civalı suyun yansıması olduğunu bilir, o zamanda oraya halkı toplayarak bunu kendisinin getirdiğini söyleyip peygamberlik davası eder. “Aydaki karalıklar; dünyadaki dağların, beyazlıklar ise denizlerin aksidir.” görüşünü de dile getirir (32a).

Yıldızlar hikmetle yaratıldı, gök süslendi, melekler ile şeytanlar arasında set oldu, yeryüzündeki insanlar yollarını yıldızlarla bulurlar. Kimileri güneşin ve yıldızların tesiri haktır diyenleri küfürle suçlarlar. Gerçek olan bunların insanlara tesirinin olduğudur. Fakat burada tesiri yaratanın Allah olduğuna itikat etmenin gerekliliğini söyler. Yıldızların yaratılışları farklıdır. Bu yaratılış insanlara da tesir eder. Güneş esed burcuna gelse hava sıcak olur, hut burcuna gelse dünya soğuk olur. İnsana va dünyaya tesiri gerçektir. Ayyuk doğarsa sular azalır, süreyya doğarsa Nil nehri taşar.

Gezegen yıldızlar. Gezegenlerin doğduğu yer, feleği, ne kadar zamanda döndüğü, dünyaya uzaklığı, tabiatı, hangi işlere nispet olunduğu anlatıldıktan sonra hayvanlardan, madenlerden ve dinlerden hangisini temsil ettiği açıklanır. Son olarak şekli ve görünüşünün neye benzediği söylenir (35a).

Zuhal: Otuz yılda feleğini devreder. On yedi milyon dokuz yüz on dört bin fersah uzaklıkta soğuk tabiatlıdır. Uzak seferlere, hileye vb. nesnelere delalet eder. Yahudilerin feleğidir.

Müşteri: On iki yılda feleğini devreder. Dokuz milyon dokuz yüz on dokuz bin kırk fersahlık yoldur. Yumuşak tabiatlıdır. Hayata, ilme, emanete delalet eder. Nasraniye taalluk eder.

Merih: On sekiz ayda feleğini devredir. Bir milyon üç yüz yirmi üç bin üç yüz fersah uzaklıktadır. Şecaat, kahır ve hırsızlığa delalet eder. Güneşperestlere taalluk eder.

Zühre: Üç yüz seksen günde feleğini devredir. Yüz seksen üç bin üç yüz yedi fersahtır. Süslere avratlara ve hoş kokulara delalet eder. İslam dinine taalluk eder.

Utarit: Yüz yirmi dokuz günde feleğini devreder. Altmış dokuz bir dört yüz fersah uzaklıktadır. İnce işlere nispet olunur. Nasraniye taalluk eder.

Sekizinci Felek: Burçlar feleğinde altı daire takdir olununca güneyden kuzeye on iki bölüm oluşur. Her bir aralığa burç denilir. Burçlar şunlardır: Hamel, Sevr, Cevza, Seretan, Esed, Sünbüle, Mizan, Akreb, Kavs, Cedi, Delv, Hut. Burçların toprak, su, ateş, hava gibi hangi unsurdan olduğunu, erkeklik ve dişilikleri, gece ve gündüzden hangisine ait olduğunu, yaz ve kış aylarından, kuzey veya güney kutbundan, insan karakterlerinden hangisini ifade ettiğini anlatır. Şeklinin yeryüzünde hangi yere ait olduğunu belirtir. Bu burçlarda hangi yıldızların yer aldığını açıklar. Bunların bazısının doğru, bazısının yanlış olduğunu ifade eder. Eski zamanlarda Yunan ilinde ulu bir kubbe ve içinde derin kuyular bulunan bir yerde gökyüzü cisimleri seyredilirdi. Fakat bu yer, zaman içerisinde batmıştır. Son olarak görüşlerini âdeta halk diliyle şöyle ifâde eder: “Yedinci kat gökte dağ neyler ve dahi kim gördü ki Zühre berbut çalar ya zuhal ağlar? Biz bunları ki yazdık bunların kavillerinden yazdık.” (37b).

Felekteki varlıklar hakkında genel kabul gören sözleri olduğu gibi aktarırken şekil benzerliği olduğunu kabul eder. Fakat buradaki bilgilerin kesin gerçek olarak kabul edilmemesi konusunda zaman zaman ikazda da bulunur.

İkinci rükün arz ve semâda bulunan ateşlerden bahseder (38a). Ateş âlemdeki her şeyin içinde saklıdır: taşlarda, ağaçlarda vb... Çıktığı anda her şeyi yakar. Yeri, ulvî âlemdir. Sahrada od yakılsa bütün hayvanlar sevdiği için başına toplanır. Hatta yemekler ateşle lezzet bulur. Bu ateşe bağlı olarak insanlar Mecûsî dinini icat ederler. Daha evvel yıldıza tapan Erdeşir bir rüya görür, rüyâsında ateş yıldızlarını yakar. Hz. İsa'nın doğduğunu anlar, adamlarını Hz. İsa'ya gönderir. Hz. İsa ona üç tepsi gönderir, adamları ise tepsileri getirmez. Birisi yemez, gizler, Erdeşir'e durumu anlatır. Gizlediği yerden ateş çıkar. Erdeşir ateş önünde secdeye kapanınca ateş söner. Sonra ateşe tapar hâle gelirler. Hürmüz, Keyhüsrev, Cemşid, Zerdüşt odları vardır. Zerdüşt Nişabur'da, Hürmüz Şir şehrinde, Cemşid Harezm'de, Nuşirevan Deyyan şehrinde, Keyhüsrev Azerbaycan'da od tapınakları meydana getirirler.

Ateş-perestin biri denize düştü; “Ey ateş, beni kurtar!” dedi. Gemici ise ateşpereste; “Ey ahmak, ateş denize düşerse senin hâlinden daha berbat olur, onların hâlikine yalvarsana!” der. Bir taş vardır, Endülüs'te yanar, ateşi alayım dersen söner. Serendip'te gemilerin selamette olduğunu geminin başına bağlanan okun temreninde görülen yıldız gibi bir ateşten anlarlar.

Dünya göğü yerküresi, suküresi, havaküresi ve odküresi ile kaplanmıştır. Ateşküreden yere ateş iner. Metallerin bulunduğu alana iner, çok ses çıkarır, buna yıldırım denir. Hemen söner, ona şimşek denir. Buluttan gelen sese gök gürültüsü denir. Gök gürültüsünden dolayı balıklar suda ölürler. Pusarık, duhanla beraber yerden yanmaya meyilli maddeleri yükseltir, yanıcı maddeler ateşkürenin etkisiyle yanar, rüzgârla yer değiştirir. Buna yıldız düşmesi veya yıldız kayması denir. Güneşteki renklerin havadaki su zerreciklerine teması ile eleğimsağmal oluşur. Güneşe yakın olanlar kızıl ve sarı, uzak olanlar yeşil ve kara görünür.

Eleğimsağmalı gerçekten görmek istiyorsan; kapalı bir yer bul, güneş girmesin, sonra bir delik aç, ağzınla su saç, daire şeklinde gökkuşağı oluşur.

Ay bedir hâlindeyken etrafında yağmur tanecikleri olur. Buna hâle denir. Yerden kalkan buhar ateşküreye ulaşınca yağlı nesne hâline gelir. Bu yağlı nesne yanmaya başlar, çeşitli şekiller alır. Güneş, ay ve yağlı nesne, yuvarlak ve üçgen şekiller alır. Buna da kuyruklu yıldız denir. Bir zaman bir şehrin üzerine düşmüş, her şeyi helak etmiş. Yıldız olsa yıldız dünya kadardır. Bir şehri helak etmekle kalmazdı.

Hava ve rüzgâr. Allah Taala âlemi hava ile doldurdu. Karada hayvanata, suda balıklara hayat unsuru olarak havayı verdi. İnsanlar için hayat unsuru olarak üç nesne sayılır: ekmek, su ve hava.

En güçlü varlık havadır. Gökyüzünden yere bakılsa hep hava görünür. Ağırlığı hiç olmadığı halde yüz bin batman yükü götürür. Dağı kapsayacak kadar tulum yapılsa, dağın istenen yere götürülebileceği anlatılır. Havası çıkarılsa tulumun ağırlığında değişiklik olmaz (43b).

Havanın ve suyun özelliği aslında aynıdır. Bunlara şekil veren değiştiren topraktır. Suların acı ve tatlı olması insanların beyaz ve kara oluşu hep toprakların tesiriyledir. Havada değişim olursa mutlaka bir varlık sebebiyledir. Suret dönmesi, yere geçme ve taş yağma olaylarından bahsedilir. Suretin dönebileceği ifade edilir.

Yel hava-yı müteharriktir. Buharı toplayıp, havada farklı yere taşır, her yere gider, girer, ağaçları bostanları vb.’ni yüklü eyler. Doğudan eserse saba yeli, batıdan eserse debûrî, kuzeyden eserse şimâlî, güneyden eserse cenûbî derler. Buharın havaya çıkmasıyla beraber buhar kalınlaşarak bulutları oluşturur. Soğuk olmasıyla beraber katreye dönüşür ve yağmur yağar. Buhar havadayken soğuk olsa kar yağar, soğuk olup hareket ederse dolu yağar. Buhar azıcık olursa çise denir.

Türkistan'da Türklerin remmallerinin bulutları yağmura dönüştürdüğünü ve soğuk oluşturduğunu söyler, remmallerin bunu tahmin ettiklerini ve o vakitte bulutu çıkaracaklarını söylerler.

Ejderha denizden kafasını kaldırıp da gökyüzüne bakamaz. Zira bulut onu çeker, karaya fırlatır, öldürür. Ejderha boyu yaklaşık dokuz km. olur. Yılanları yer, denize girer balıkları yer, büyür. Çin'de birbiri üzerine düşen taşlar seller oluşturur. Bir dağda biri bağırsa dağda seller oluşur. Kırk burcu olan kaleyi bir vuruşta yıkan dağa benzeyen tennin denilen ejderhadan söz eder (46b). Konuya sual cevap veya mesele eydürüz ki diyerek karşılıklı konuşmalarla açıklık getirir. Okuyucu adına soruyu sorar, cevaplar verir.

Üçüncü rükün yeryüzünün acâyipliklerinden bahseden bapları kapsar (46b).

Birinci bap sulardır. Suyla ilgili iki âyet-i kerime ile suyun önemini vurgular. Âlemi oluşturan su, toprak, yel ve oddur. Yaratılan her şeyde bunlar vardır. En aziz ve en hakir nesne sorulduğunda hakîmlerden biri “su” cevabını verir. Soğuk su insana zararlıdır, hastalıklara neden olur. Çamur içindeki su ise tatlı olur. Tatlı su nesneden geçken olur, tuzlu su ise geçken olmaz. Su hayat maddesi, taharet sebebidir. Bitkiler suyla canlanır. Okyanus bütün suların toplandığı denizdir. Güneş, suları buharla toplar, yağdırır, bütün her yer böylece sudan faydalanır. Güneşten uzak yerlerde rutûbetten dolayı denizler oluşur. Mısır eskiden denizdi, sonra kara oldu. Yunan ili nice kez kara, nice kez deniz oldu.

İkinci bap denizlerdir. Harf sırasına göre otuz altı kadar denizden bahseder. Elmas, Ceyhun, Ceyhan, Ahlat, Siraf, Seyhan, Umman, Aden, Fırat, Muhit, Nil, Hirkent vb. (48b-56a). Denizlerin bulunduğu yerleri ve dalgaları, içindeki dağları, adaları, bu denizle ilgili diğer denizlerden farklı acâyiplikleri anlatır.

Üçüncü bap nehir ve çeşmelerdir. Yirmi altı nehir ve çeşme harf sırasına göre sıralanmıştır. Balığın insanı felçli hâle getirdiği; atların işe yaramaz kanlarını deşip döktüğü; kendisiyle elbiseler boyandığı; cüzam, uyuz, yel gibi hastalıklara şifa olduğu, hıristiyanların vaftiz etmekte kullandığı sular vardır (60a). Yirmi dört çeşme adı geçer. Daha sonra farklı yerdeki on kuyu ve o kuyuların acâyipliklerini anlatır. Mesela Tebbet vilayetinde bulunan geniş bir kuyudan Türkçe, Hintçe, Acemce vb. seslerin gelmesi manyetik alan bilgisi ve çekim gücünden haberdar olduklarını gösterir. Susuz kalan bir insan duâ ettiğinde Hz. Allah duasını kabul eder, fakat su ona rızık olmaz. Süleyman peygamberin askerlerinin susuz kalması üzerine bir dev güler. Bunu gören Süleyman peygamber niçin güldüğünü sorar. Dev de “Ayaklarınızın altında su vardır, siz ise susuzluktan kırılırsınız, onun için gülerim.” der.

Dördüncü bap yerdir. Hz. Allah iki günde arzı yarattı. Dirilerin rahatı ve peygamberler yeridir. Kâbe onun üzerindedir. Yeryüzündeki her şey yere yardım eder. Her varlık hikmetle yaratılmıştır. Özellikleri farklı farklıdır. Yer farklı şekillerde taksim edilir. Arz; nâmiyattan “hayvanlar ve nebatlar vb.” ve cemâdâttan “cevher, od, su vb.” oluşur. Yer yuvarlaktır. 360 derecedir. Yeryüzü farklı açılardan farklı şekillerde bölünür. İklimler ırkların bulunduğu yere göre yediye ayrılır: Arap, Habeş, Hint, Türk, Cinnîler, Ye'cüc ve Me'cüc. Bölgelere göre; Serendip, Serendip'ten Habeş'e kadar, Su’ud'tan Fars'a değin, Bâbil'den Afrika'ya kadar, Rum Hazar Konstantıniyye, Efrenç ve Türkler olmak üzere yediye ayrılır. Nuh peygamber Ham, Sam ve Yafes adlı üç oğluna yeryüzünü taksim eder. Efridun adlı İran milli destanının kahramanı da yeri üç oğluna taksim eder. Âlem yirmi dört bin fersahtır. Yarısını karalar tutar, sekiz bin fersahı Rum, üç bin fersahı Fars, bin fersahını da Araplar tutar. İyi yemişlerin ve kıtlığın olduğu, cömertlik, doğruluk, üzüntü, sevinç, bahadırlık vb. özelliklerle meşhur olan yerleri de sayar. Yerin yaratılışı hakkında bir fasıl açarak denizden yaratıldığı fikrini savunur. Sular donarak dağları oluşturmuştur. “Sakil sakili, hava havayı çeker.” diyerek yerin yuvarlak olduğunu ağırlığı olanın yere ineceğini söyleyerek yerçekimi kanunu hakkında bilgi verir (64b). Yerin kalınlığı 5.803.560 fersahtır. Güney ve kuzey olarak ikiye ayrılır. Kuzeydeki varlıklar kuvvetli, güneydekiler ise zayıftırlar. Kutuplardan getirilen hayvan derisi, şaz denilen bir kuş ve bilinmedik bir karga türünden bahseder (65a).

Beşinci bap dağlardır. Âlemde dağlar çoktur. Dünyanın çivileridir, depreme engel olurlar. Hazineler ve cevherler saklıdır. Bütün dağların anası Kaf dağıdır. Bunu sadece İskender görmüştür. Bir melek, bu dağ sallanmasın diye elini üstüne koymuş başı secdededir. Kaf dağından sonra otuz üç dağ, harf sırasına göre anlatılmıştır. Hz. Hamza'nın şehit olduğu Uhut dağı; tepesi dâimâ kış, ortası bahar, dibi yaz olan Ervend dağı; Âdem peygamberin ayak izi bulunan Zehven dağı; Nuh peygamberin dua ettiği Cebel dağı; Ramazan hilalinin kendisinde görülüp her tarafa bildirilen Şirâ dağı; Tevrat'ın Musa peygambere indiği Tûr-i Sina dağı vb. kutsal değerleri olan dağlar bunlardan birkaçıdır. Bunların yanında gece ateş gündüz duman çıkan Eşk dağı; dev gibi maymunların olduğu Uthuvan dağı, yılanların bol olduğu Eşkvâre dağı, yıldırım seslerinin hiç eksik olmadığı Bertayil dağı, kar eksik olmayan Cebeliazim dağı, kimsenin tepesine çıkamadığı Encümin dağı, içinden çıkan kömürü kullanıldıktan sonra külüyle elbise yıkanan Necm dağı ve altın mâdenlerinin bulunduğu Vakvak dağı vb. garip dağlardan da bahseder. Kendisinden faydalanılan farklı dağlar da vardır. Suyu içildiğinde ömrü uzatan Tetûme dağı; yüzerek insanların bulunduğu yere gelen ve onlara odun, av, yemişler sunan Cârî dağı; demirinden güzel kılıçlar düzülen Hadid dağı; helalzâde ile haramzâdeyi birbirinden ayırma özelliği bulunan Yemen dağı; yakut elde edilen Nâlî dağı; akik elde edilen Akik ve Kassas dağı; kâfûr elde edilen Kaysur dağı gibi kendisinden farklı açılardan faydalanılan dağlar da vardır (70b).

Altıncı bap taşlar ve cevherlerdir. Harf sırasına göre ele alınan bu kısımda 45 adet taş ve cevherden söz edilir. İshal, bedahş, cemest, zümrüt, sünpâre, kurşun, firûze, kehribar, mıknatıs, yakut vb. taşlar özellikleri, kullanılışları ve o taşla ilgili acayip hikâyeler varsa anlatılarak bilgi verilir (80a). İshal, yerekan ve kay taşları yaptıkları işlere göre ad almıştır. Biri ishal eder, biri yerekanı giderir, biri kusturur. Polattan yapılan ayna insanı tırnak gibi veya kalkan gibi göstererek güldürür. Kırıkları iyileştiren mumya, suyu buza çeviren nişadır, mâdeni nesneleri altı yönden çekerek havada tutan mıknatıs, seyredenlere huzur veren firuze taşı, kendisinden mürekkep yapılan zac taşı ve göz hastalıklarında ve zehiri tesbit etmekde kullanılan dehnec taşı vardır.

Taşları anlatırken önce rengini ele alır, bulunduğu yerleri söyler. Kullanıldığı alanları sayar. Yapılacak kimyasal işlemi belirtir. Altın, gümüş, yâkut gibi değerli taşların insan vücûduna faydaları üzerinde durur. Diğer mâdenlerden farkını belirtir. Polat, kehribar ve mıknatısla ilgili acâyip hikâyelere yer verir.

Bu taşlar bahsinde basit tecrübelerini de aktarır. Murdasen cevheri, tennurda bulunursa ekmek daha güzel olur. Yâkutun en değerlisi kızıl renkli olanıdır. Ezher taşı yemeklerin zehirli olup olmadığını belirler, padişahlar özellikle onu kullanır. Köpekten kurtulmak için cemest cevherinden yüzük yapmak pek faydalıdır. Hacerülyehud mesanedeki taşları parçalar. İki arpa miktarı zümrütü ezip ayran içine atıp karıştırsalar zehri sidikle beraber dışarı atar. Deniz içine minare yapmak isteyen İskender, bütün cevherleri denize attı. Sonunda hiç bozulmamış olarak şişeyi buldu. Şişeyle minare ve köprüler yaptı. Zac ile yumurtaya yazı yazsalar sonra ısıtsalar yazı ortaya çıkar. Beladan kurtulmak için Hz. peygamber akikten yüzük edinmemizi ister. Gümüş yüzüğe firûze kaş yapılsa, kucağında iki oğlan çocuğu olan uzun saçlı bir avrat sureti berkidilse sihirin tesir etmeyeceğini söyler.

Yedinci bap taş kütlesidir (kayalar). Sahre: Beytülmakdis'in ortasında bulunan 124 bin peygamberin kıblesi olan taş. Hz. Âdem o taşa doğru döndü. İsrafil sûra o taşın üzerinde üfleyecektir. Zülkarneyn taşı: Zülkarneyn karanlıkları gezdi. Ferişte ona bir taş verdi. Ne kadar taşla tarttıysa meleğin verdiği taş hep ağır geldi. Hz. Hızır “Bir avuç toprakla tart.” dedi. Bu defa toprak ağır geldi. İnsanı ancak toprak doyurur. İskender ile Zülkarneyn'i aynı kişi olarak anlatır. Sahretümusâ taşı adam başı kadardır. Hz. Musa gelen vahiyle bu taşa vurdu. On iki çeşme oluştu. Bu taş, bir gün Hz. Musa'nın elbiselerini çalarak kavmin arasına gitti. Yahudilerin çıkardığı “Hz. Musa'nın vücûdunda ayıbı vardır.” dedikodusuna bu taş sayesinde son verilmiş oldu. İskenderiye'de bulunan bir taşta Rumca “Hayrı işle unut, şerri işlersen unutma” yazar. Ervendük dağında bulunan taşlardaki hikmetli sözleri bir hikâye ile ele alır. İskenderiye'ye selin getirdiği taşlardaki garip yazıların kimse tarafından okunamadığını söyler (83a).

Yorum Yaz